KAZA NOTU

KAZA NOTU


O ayaz gecesinde iki elim cebimde, ağzımda yanan sigaranın dumanının karıştığı nefesimi havaya savurarak sönmüş bir volkan ağzı gibi yürüyordum. Ve karanlığın sindiği Hissedar sokaktan ana caddeye çıktığımda dev alışveriş merkezinin ışıkları güneş gibi insanların yüzünü yalıyordu. Bu manzaraya şaşkınlıkla, üzülerek baktığım ve acıyarak kendimi izlediğim andan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Tamponunda bir çiçek adının yazdığı taksi çarpmış bana, gözümü açtığımda epey zaman geçtiğini söyledi doktor. Bir süre misafirleri olacağımı ve bundan memnuniyet duyacaklarını ekledi. İşte ben orada durumun çok kötü olduğunu anlamıştım. Sol ayağım ve sol kolum kırılmış ama az olsa bile yürüyebiliyor işlerimi kendi başıma halledebilirmişim.
Ertesi günün sabahına kadar ne sen, ne başka şehirde yaşayan aile üyelerimden birisi, ne de arkadaşlarımdan hiç kimsenin ziyaretime gelmemesini çok garipsedim. İşin ilginci yemekleri getiren hasta bakıcı dışında hiç kimse girmemişti odaya. Ondan bir kâğıt kalem istedim. İlk önce yakınlarımın kazadan haberdar olmadıkları için beni aramadıklarını düşündüm. Sonra artık İspanyol paça giymediğimi hatırladım. Çok zaman geçmiş meğer. Cep telefonum vardı ama sadece hava almaya çıktığım için evde bırakmıştım. En azından evin oraya gitmişlerdir. Gerçi bilmeleri imkânsız, sadece hava almaya çıkmıştım. Birkaç gün içinde karakolar, hastaneler derken illa kayıtlardan ulaşacaklardı. Sonunda içimi ferahlattıktan sonra gönül rahatlığıyla yağmur sesiyle temiz bir öğlen uykusu çekmek için yatağıma uzandım. 
Uyandığımda yağmur kesilmiş ve hava kararmıştı. Bahçeden gelen birkaç cılız ışık yatağın üstünü ve odanın ortasını hafifde olsa aydınlatıyordu. Yatak terden sırılsıklam olmuştu. Yorganı birkaç defa açma girişimim, aşırı şekilde üşümeme neden olduğu için tekrar yorganın altına kıvrıldım. Gördüğüm kâbusu hatırlamaya çalıştım.       
Yaz başıydı. Bütün otlar yeşili terk etmiş ve ben, hafif eğimli bir arsanın ortasında, üç yanım açık ve bir yanımda duran yıkık dökük bir duvarın yanında duruyordum. Güneş terletiyordu ve etrafta hiç ağaç yoktu. Sonra birden koşmaya başladım. Kuzeye doğru veya yukarının kuzey olması için yalvararak koştum. Sadece bilenlerin kullandığını düşündüğüm ıssız, tek şeritli ve göz alabildiğine bozkırın içinde kaybolan bir yol önümü kestiğinde artık sarı yerini yeşile ve yaşam belirtilerine bırakıyordu. Yolun karşısında evin bahçesindeki kadın bir şeyler pişiriyordu ve güneş evin diğer yönünde alçaldığı için bahçenin bütün çimenleri koyu yeşil ve gölge içindeydi. Kan ter içinde bahçe kapısına yaklaşırken işte o kız bana doğru koşmaya başladı. Önce sevinçle, sonra sitem ederek nerede olduğumu ve bütün ailesinin beni beklediğini söyledi. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu kızı hiç yabancılamadan sarıldım, öptüm ve ailesini görmek için eve girdiğimde yine korkmaya ve terlemeye başlamıştım. Evin bahçesiyle içinin hiç alakası yoktu. Üçüncü sınıf Amerikan korku filmlerini andıran bir görüntüsü vardı; çürümeye yüz tutmuş tahta zeminin çaldığı yalnızlık marşı eşliğinde yürürken evde değil aile canlı olduğuna dair ümitlerim yok oluyordu. Önüme çıkan merdivenleri takip ettim. İkinci katı es geçip üçüncü kata çıktım. Bir kutunun içine ulaşmış gibiydim ve sağımda yükselen duvarın bittiği tavana yakın bir yerde, fare yuvasının girişine benzeyen bir oda girişi duruyordu. Önünde duvara yaslanmış küçük bir merdiven bulunuyordu ve o kutu gibi olan üçüncü kata tek ışık hüzmesi o delikten geliyordu. Hafif bir duraksamanın ardından merdivene tırmanmaya başladım. Bir insanın ancak emekleyerek ilerleyebileceği odanın tabanı su içindeydi. Biraz daha kalın olsa göllenmesine, hatta duvarda açılacak birkaç delik ile iç deniz olmasına hiçbir mani yoktu. Odanın ortasında arkası bana dönük, iki dizini kırmış ve suya aldırmadan hırpani görünümüyle birisi yapboz haline getirilmiş bir fotoğrafı tamamlamaya çalışıyordu. Bütün parçalar su içinde yüzüyordu. Bazıları işe yaramayacak kadar yıpranmıştı. Tüm bunları izlerken yerde oturan kişi başını çevirdi. Ve sıçradım…
En azından birkaç adım atma isteğiyle sırtıma aldığım battaniye ve kenarından sallanan iplikler ile camın kenarına yanaştım. Yerler ıslaktı. Yorganı sıyırdığım yataktan ve bedenimden kendimi bile rahatsız edecek kokular geliyordu. Bir an telaşlandım. Ya şimdi haber alıp hastaneye gelirse birisi. Bu koku içinde rezil olurdum. Camı araladım. Sağ elimle demiri tuttum. Ben sarı otların içinde koşarken yağmur yağmış ve çoktan dinmişti. Hastane koridoruna kulak kabarttım tık yoktu. Bir topuk sesi veya sürüklenen bir terlik sesi bile yoktu. En iyisinin yine biraz uyumak olduğunu düşünürken “tekrar kâbus görür müyüm?” diye tereddüt etsem bile başka çarem yoktu. Bu kırık ayakla dışarı çıkamazdım.
Birçok sabah sonra…
Kahvaltımı çoktan etmiş ve hemşirenin üst solunum yollarım için getirdiği ilaçları aldıktan sonra sandalyemi camın kenarına çekip ilk kimin ziyaretime geleceğini beklemeye başlamıştım. Bahçe sabahın öğlene doğru devir teslim törenine yaklaşmasının ve bayrak töreninin verdiği kalabalığı yaşıyordu. Biraz şanslıydım. Çünkü benim kaldığım oda acil servisin kapısını görmüyordu. O yüzden ne bir trafik kazası ne ölümcül bir yaralanma vakasını görüp moralim bozulmuyordu. Hastanenin bahçesi insana belli saatlerde huzur, belli saatlerde hüzün veriyordu. Yağmurlu vakitlerde sonbahar ortasında intihar eden yaprakların mezarlığı gibiydi. Gerçi görevliler süpürmeye başladığı zaman ilk başta umursamıyordum. Sonraları bir fotoğraf karesini veya Van Gogh sarısı bir tablonun içine girip sarı hırsızı gibi duyumsadığım için camı açıp bağırmaya başladım. Sanata müdahale ediyorlardı. Hatta ileri gidip hastane bahçesinde bir ressama tecavüz ediyorlardı. Artık camı açıp görevlilere bağırmaya başlamıştım. Bu olay birkaç kere daha yaşandı. O esnada bu fevri hareketlerimin insanları üzdüğünü ve onların çoğunluk (adı üstünde “onlar” ki ben hiç onlar olamadım, hep giller ve gil ve tekil oldum. Mahallede annem veya babamın adıyla Sevimgiller/Hüseyingiller yapıları içindeydim. Daha sonra sevdiğim insanla aynı evde yaşayınca ataerkil bir topluma dayanarak bütün eş dosta göre Emrahgil oldum ve her tek başıma kaldığım dönemde Emrah oldum.)    ben tek olduğum için onların dünyanın geleceği için daha önemli olduklarını, benim ise sevdiğim insanlar arasında iyi bir tekil olarak yaşayabileceğimi anladım. Son vakadan sonra bu tür insanlarla camdan bahçeye uzanan ilişkimi kesmeye karar verdim. 
Öğlen uykularına ara verdiğim için akşam yemeğine kadar olan vaktimi bu camın kenarında geçirebiliyordum. Kırık ayağım ve kolum düzelmiş alçıları açılmıştı. Ancak doktor üst solunum yolları enfeksiyonu kaptığım için biraz daha misafirleri olacağımı söyledi. Karşı çıkamazdım ama bir şart sürdüm ortaya. Kabul etti. Beni niye kimsenin ziyarete gelmediğini, bunun imkansız olacağını hiç olmazsa sevgilimin mutlaka gelmiş olmasından bahsettim. Meğer günahını almışım. Ben cam kenarında olmadığım bir vakit gelmiş. Ancak onun sağlığı için içeri almamışlar. Dışarıdan haber alamadığım için bilmiyordum tabi, dışarıda 542 yılı vebası ve 1895 yılı kolera salgınlarını aratmayacak derecede üst solunum enfeksiyonu salgını varmış ve yüz binlerce kişi tedavi bile edilemeden ölüyormuş. Ürperdim. Sonra keşke buradan dışarı bırakmasaydınız o zaman, diye yalvarmaya başladım. Sakin olmamı ona koruyucu tüm aşıların yapıldığını ve salgın bitip ben düzeldiğim zaman beni almaya geleceğini söylediğinde derin bir nefes aldım. 
Herkes gitti. Boşuna endişelenmiş ve günahını almışım. Utandım kendimden. Nasıl da üzülmüştür benim için. Gerçi bir bakıma iyi oldu, kim sevdiği insana yarım gözükmek ister. Ben isterim. Biraz şefkat isterim. Aktardan yüz elli gram papatya çayı isterim. Berlin Duvarı'ndan bir parça isterim. Biraz siren sesi kesicisi isterim. Çok şey isterim. İsterdim. Salgın hastalık şehir dışına yayılmamıştır sanırım, diye düşünürken sandalyede uyuya kalmıştım. 
Evin dip odasıydı. Ve oda çıplaktı. Yerde oturmuş ve sırtımı duvara vermiştim. Çok zayıftım ve yanımda bir kafes duruyordu. Beyaz, sarı ve mavi renkli üç muhabbet kuşu kafesin içinde kendilerini demirlere vuruyorlardı. O kafes bana göz kulak olmam için emanet edildiğinden başından ayrılamıyordum ama böyle giderse kuşlar kendilerini öldürecekler gibiydi. Bir şey yapmak için ilk iş kapağı açmaya yeltendim ve o an beyaz kuş kendini dışarı atmak için hamlesini yaptı. Ben bir refleksle elimle kapağı kapatmaya çalıştığımda çok geçti. Olduğum yerde donakalmıştım. Aynı şekilde benim gibi kuşlar da aynı tepkiyi verdi. Oda bir anda göçük olmuş maden karanlığına bürünmüştü ve ben iki kuşla birlikte oradaydım. Ben kafesten sürünerek uzaklaşırken kuşlarda kafeste benden uzaklaşıp tellere yapışıyorlardı. Beyaz kuşun boynu kırılmıştı. Elimi titreyerek çektiğimde cansız bedeni kafesin ortasına düşmüştü. Hiç kan yoktu. Beyazlığını hala koruyan bir kuş ölüsüydü. Titreyerek sızmışım. Uyandığım zaman içeriden tıkırtılar geliyordu. Usulca ayağa kalktım. Bir yatalağın yıllar sonra yürümesi gibi. Kafes odanın ortasında duruyor ve diğer iki kuş çoktan kafesin dibindeki peçetenin altına beyaz kuşu gömmüş başında bekliyordu. Doğrulduğum yerden kapıya doğru yöneldim. Kapı ilk evimizin kapılarına benziyordu. Koyu kahverengi insanı boğan ve intihar etmek için tek sebep bile olabilecek kahverengi ve üstünde kahverengi buzlu cam. Camın arkasından baktım. Bir kaç karaltı odalara dağıldı. Yavaşça sarı boyaları dökülmüş ve anlamsızca bir kıvrım verilmiş kapı koluna uzandım. Koridor ve sağa sola mimarın insafına kalmış ve benim gibi mutfağında ikamet ederek en çok yemek kokusuna maruz kaldığım odadan siyah bir boya koridora doğru uzaktan izlenen karıca sürüsünün miting meydanına girişi gibi ilerlemekteydi. Çıplak ayaklarımın betondan sıyrılırken çıkardığı sesi duyacak kadar büyük bir sessizlik vardı. Adımlarımı açarak kaslarımı yılların tembelliğini aşmaya zorladım. Odaya doğru yürüdükçe hiç yanaşamadığımı farkettim. Siyah boya koridoru doldurdukça diğer odalara doğru karabasan gibi ilerliyordu. Geri dönmeye çalıştıkça dönemiyordum. Terlemeye başladım ve vücudumun ısındığını hissediyordum. Bir güç zorla bir film sahnesini izletiyordu. Bir vakit sonra artık terden boyaya karşı bir suyla savaşa girmiştim ki odadan yapboz parçaları sıvıyla birlikte koridora doğru yüzmeye başladı. Yaslandıkça dip odaya giremiyordum, öne yüklendikçe gidemiyordum. Birden dış kapının kilidi dönmeye başladı. Gözlerimi bile kapatamıyordum ve kapı açıldığında sıçradım.
İki hasta bakıcı ve bir hemşire başımda iğne yapmaya çalışıyorlardı. Önce anlamadım, sonra direnmek istedim ama hastalığımdan dolayı böyle şeylerin normal olduğunu, yüksek ateşim olduğunu ve düşürmek için bu iğneyi yaptıklarını duyunca bıraktım kendimi. Çarşaflarım yeni değişmişti. Kendimi hafiflemiş hissediyordum. Demek ki ateşim azalmıştı. Beyaz çarşafı kafama çektim. Hastalığımın geçmesi için dua ettim. 
Beyaz çarşafların içinde, beyaz ışıkların hiç sönmediği bir hastane odasında ölüyorum sandım. Yine de iyiydi gazete kağıdı yerine yüze çekilen bir bez parçası. Sevindim kendi adıma. Daha sonra çarşafın altında sadece gözlerimi hareket ettirebiliyordum. Ve ne olduysa ondan sonra oldu. İlkokulda sıraya girip hepimizin sadece üç saniye bakıp geçtiği ve şu hayatta ilk ve son kez orada gördüğüm bakteriler şu an çarşafın içindeydiler ve hareket ediyorlardı. Benim gözlerim bu kadar iyi olamazdı. O bez parçasının içinde bakterileri gördüm veya gördüğümü sandım. Okulda mikroskoptan baktığımda gördüğüm gibi, küçük canlılar birbirini iterek yaşıyorlardı. Kollarımı hareket ettirebilecek özgürlüğüm olsa çekip atacaktım o bezi. Uyumuşum…
Yağmur yağıyordu, senin boynundan bir nefes çektikten sonra yaklaşık otuz saniye tuttum nefesimi. Ciğerlerime hatırı sayılır bir derecede kokun sindi. Gözlerini bir defa daha seyredip ertesi gün görüşmek üzere ayrılmıştık. Dudağımın kenarında sigarayla şemsiyesiz ve umut dolu yürüyordum. Telefon kulübelerini arkamda bırakıp dilime yapıştırdığım şarkıyı sürekli sana ithaf ediyordum. Yurt geneline karamsar bir hava çökmüşken gülümseyerek yürümek bir meydan okumaydı. Sonra gözüm kolumdaki sim tanesine takıldı. Sol eliminin işaret parmağıyla olduğu yerden alıp uğur böceği gibi uçması için çabaladım. En son hatırladığım bu. “Uç uç sim tanesi” diye mırıldandığımdı. 
Uyandığım zaman parçaları yerine oturtmaya çalıştım. Yüzümdeki çarşaf sıyırılmıştı. Sol ayağımı kımıldatabiliyordum artık.  Aslında sadece ellerimi, ayaklarımı, parmaklarımı, gözlerimi ve burun deliklerimi kımıldatabiliyordum. Camın arkasında birileri vardı. Sanırım yanıma sokmuyorlardı. Gözlerim yarı açıktı. Onlar beni izliyorlardı. Aralarında sen var mıydın bilmiyorum. Sadece elimi tuttuğun zaman hayata dönmeyi düşünüyorum. Kolumdaki sim tanesi çarpmanın etkisiyle uçtu mu bilmiyorum veya o da mı ağır yaralandı tekerleklerin altında. Ve yanağımdaki kasları tebessüm ile harekete geçiren taksinin tamponunda bir çiçek isminin yazması… Yağmurlu bir günde… Şemsiyesiz… 
Doktoru görmek istiyorum, diye haykırdım. Ziyaretçilerimi alın içeri, diye devam ettim. Hiç kimse gelmedi. Her yer neden beyazdı? Bana önce araba çarpmıştı, kırıklarım düzelmişti işte, sonra üst solunum yollarımdan rahatsızdım. "Beni niye yatağa bağladınız ulan", diye bir kaç kere ses tellerim odanın içinde yankılandı. Sanırım kimse duymuyordu. Yağmur yağıyordu. "Beni niye bağladınız" diye artık fısıltıyla çıkarken sesim beni izleyenlerden yüzümü gizlemek için pencereye çevirdim... Bir kaç damla düştü yatağa...

 

O ayaz gecesinde iki elim cebimde, ağzımda yanan sigaranın dumanının karıştığı nefesimi havaya savurarak sönmüş bir volkan ağzı gibi yürüyordum. Ve karanlığın sindiği Hissedar sokaktan ana caddeye çıktığımda dev alışveriş merkezinin ışıkları güneş gibi insanların yüzünü yalıyordu. Bu manzaraya şaşkınlıkla, üzülerek baktığım ve acıyarak kendimi izlediğim andan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Tamponunda bir çiçek adının yazdığı taksi çarpmış bana, gözümü açtığımda epey zaman geçtiğini söyledi doktor. Bir süre misafirleri olacağımı ve bundan memnuniyet duyacaklarını ekledi. İşte ben orada durumun çok kötü olduğunu anlamıştım. Sol ayağım ve sol kolum kırılmış ama az olsa bile yürüyebiliyor işlerimi kendi başıma halledebilirmişim.

Ertesi günün sabahına kadar ne sen, ne başka şehirde yaşayan aile üyelerimden birisi, ne de arkadaşlarımdan hiç kimsenin ziyaretime gelmemesini çok garipsedim. İşin ilginci yemekleri getiren hasta bakıcı dışında hiç kimse girmemişti odaya. Ondan bir kâğıt kalem istedim. İlk önce yakınlarımın kazadan haberdar olmadıkları için beni aramadıklarını düşündüm. Sonra artık İspanyol paça giymediğimi hatırladım. Çok zaman geçmiş meğer. Cep telefonum vardı ama sadece hava almaya çıktığım için evde bırakmıştım. En azından evin oraya gitmişlerdir. Gerçi bilmeleri imkânsız, sadece hava almaya çıkmıştım. Birkaç gün içinde karakolar, hastaneler derken illa kayıtlardan ulaşacaklardı. Sonunda içimi ferahlattıktan sonra gönül rahatlığıyla yağmur sesiyle temiz bir öğlen uykusu çekmek için yatağıma uzandım. 

Uyandığımda yağmur kesilmiş ve hava kararmıştı. Bahçeden gelen birkaç cılız ışık yatağın üstünü ve odanın ortasını hafifde olsa aydınlatıyordu. Yatak terden sırılsıklam olmuştu. Yorganı birkaç defa açma girişimim, aşırı şekilde üşümeme neden olduğu için tekrar yorganın altına kıvrıldım. Gördüğüm kâbusu hatırlamaya çalıştım.       

Yaz başıydı. Bütün otlar yeşili terk etmiş ve ben, hafif eğimli bir arsanın ortasında, üç yanım açık ve bir yanımda duran yıkık dökük bir duvarın yanında duruyordum. Güneş terletiyordu ve etrafta hiç ağaç yoktu. Sonra birden koşmaya başladım. Kuzeye doğru veya yukarının kuzey olması için yalvararak koştum. Sadece bilenlerin kullandığını düşündüğüm ıssız, tek şeritli ve göz alabildiğine bozkırın içinde kaybolan bir yol önümü kestiğinde artık sarı yerini yeşile ve yaşam belirtilerine bırakıyordu. Yolun karşısında evin bahçesindeki kadın bir şeyler pişiriyordu ve güneş evin diğer yönünde alçaldığı için bahçenin bütün çimenleri koyu yeşil ve gölge içindeydi. Kan ter içinde bahçe kapısına yaklaşırken işte o kız bana doğru koşmaya başladı. Önce sevinçle, sonra sitem ederek nerede olduğumu ve bütün ailesinin beni beklediğini söyledi. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu kızı hiç yabancılamadan sarıldım, öptüm ve ailesini görmek için eve girdiğimde yine korkmaya ve terlemeye başlamıştım. Evin bahçesiyle içinin hiç alakası yoktu. Üçüncü sınıf Amerikan korku filmlerini andıran bir görüntüsü vardı; çürümeye yüz tutmuş tahta zeminin çaldığı yalnızlık marşı eşliğinde yürürken evde değil aile canlı olduğuna dair ümitlerim yok oluyordu. Önüme çıkan merdivenleri takip ettim. İkinci katı es geçip üçüncü kata çıktım. Bir kutunun içine ulaşmış gibiydim ve sağımda yükselen duvarın bittiği tavana yakın bir yerde, fare yuvasının girişine benzeyen bir oda girişi duruyordu. Önünde duvara yaslanmış küçük bir merdiven bulunuyordu ve o kutu gibi olan üçüncü kata tek ışık hüzmesi o delikten geliyordu. Hafif bir duraksamanın ardından merdivene tırmanmaya başladım. Bir insanın ancak emekleyerek ilerleyebileceği odanın tabanı su içindeydi. Biraz daha kalın olsa göllenmesine, hatta duvarda açılacak birkaç delik ile iç deniz olmasına hiçbir mani yoktu. Odanın ortasında arkası bana dönük, iki dizini kırmış ve suya aldırmadan hırpani görünümüyle birisi yapboz haline getirilmiş bir fotoğrafı tamamlamaya çalışıyordu. Bütün parçalar su içinde yüzüyordu. Bazıları işe yaramayacak kadar yıpranmıştı. Tüm bunları izlerken yerde oturan kişi başını çevirdi. Ve sıçradım…

En azından birkaç adım atma isteğiyle sırtıma aldığım battaniye ve kenarından sallanan iplikler ile camın kenarına yanaştım. Yerler ıslaktı. Yorganı sıyırdığım yataktan ve bedenimden kendimi bile rahatsız edecek kokular geliyordu. Bir an telaşlandım. Ya şimdi haber alıp hastaneye gelirse birisi. Bu koku içinde rezil olurdum. Camı araladım. Sağ elimle demiri tuttum. Ben sarı otların içinde koşarken yağmur yağmış ve çoktan dinmişti. Hastane koridoruna kulak kabarttım tık yoktu. Bir topuk sesi veya sürüklenen bir terlik sesi bile yoktu. En iyisinin yine biraz uyumak olduğunu düşünürken “tekrar kâbus görür müyüm?” diye tereddüt etsem bile başka çarem yoktu. Bu kırık ayakla dışarı çıkamazdım.

Birçok sabah sonra…

Kahvaltımı çoktan etmiş ve hemşirenin üst solunum yollarım için getirdiği ilaçları aldıktan sonra sandalyemi camın kenarına çekip ilk kimin ziyaretime geleceğini beklemeye başlamıştım. Bahçe sabahın öğlene doğru devir teslim törenine yaklaşmasının ve bayrak töreninin verdiği kalabalığı yaşıyordu. Biraz şanslıydım. Çünkü benim kaldığım oda acil servisin kapısını görmüyordu. O yüzden ne bir trafik kazası ne ölümcül bir yaralanma vakasını görüp moralim bozulmuyordu. Hastanenin bahçesi insana belli saatlerde huzur, belli saatlerde hüzün veriyordu. Yağmurlu vakitlerde sonbahar ortasında intihar eden yaprakların mezarlığı gibiydi. Gerçi görevliler süpürmeye başladığı zaman ilk başta umursamıyordum. Sonraları bir fotoğraf karesini veya Van Gogh sarısı bir tablonun içine girip sarı hırsızı gibi duyumsadığım için camı açıp bağırmaya başladım. Sanata müdahale ediyorlardı. Hatta ileri gidip hastane bahçesinde bir ressama tecavüz ediyorlardı. Artık camı açıp görevlilere bağırmaya başlamıştım. Bu olay birkaç kere daha yaşandı. O esnada bu fevri hareketlerimin insanları üzdüğünü ve onların çoğunluk (adı üstünde “onlar” ki ben hiç onlar olamadım, hep giller ve gil ve tekil oldum. Mahallede annem veya babamın adıyla Sevimgiller/Hüseyingiller yapıları içindeydim. Daha sonra sevdiğim insanla aynı evde yaşayınca ataerkil bir topluma dayanarak bütün eş dosta göre Emrahgil oldum ve her tek başıma kaldığım dönemde Emrah oldum.)    ben tek olduğum için onların dünyanın geleceği için daha önemli olduklarını, benim ise sevdiğim insanlar arasında iyi bir tekil olarak yaşayabileceğimi anladım. Son vakadan sonra bu tür insanlarla camdan bahçeye uzanan ilişkimi kesmeye karar verdim. 

Öğlen uykularına ara verdiğim için akşam yemeğine kadar olan vaktimi bu camın kenarında geçirebiliyordum. Kırık ayağım ve kolum düzelmiş alçıları açılmıştı. Ancak doktor üst solunum yolları enfeksiyonu kaptığım için biraz daha misafirleri olacağımı söyledi. Karşı çıkamazdım ama bir şart sürdüm ortaya. Kabul etti. Beni niye kimsenin ziyarete gelmediğini, bunun imkansız olacağını hiç olmazsa sevgilimin mutlaka gelmiş olmasından bahsettim. Meğer günahını almışım. Ben cam kenarında olmadığım bir vakit gelmiş. Ancak onun sağlığı için içeri almamışlar. Dışarıdan haber alamadığım için bilmiyordum tabi, dışarıda 542 yılı vebası ve 1895 yılı kolera salgınlarını aratmayacak derecede üst solunum enfeksiyonu salgını varmış ve yüz binlerce kişi tedavi bile edilemeden ölüyormuş. Ürperdim. Sonra keşke buradan dışarı bırakmasaydınız o zaman, diye yalvarmaya başladım. Sakin olmamı ona koruyucu tüm aşıların yapıldığını ve salgın bitip ben düzeldiğim zaman beni almaya geleceğini söylediğinde derin bir nefes aldım. 

Herkes gitti. Boşuna endişelenmiş ve günahını almışım. Utandım kendimden. Nasıl da üzülmüştür benim için. Gerçi bir bakıma iyi oldu, kim sevdiği insana yarım gözükmek ister. Ben isterim. Biraz şefkat isterim. Aktardan yüz elli gram papatya çayı isterim. Berlin Duvarı'ndan bir parça isterim. Biraz siren sesi kesicisi isterim. Çok şey isterim. İsterdim. Salgın hastalık şehir dışına yayılmamıştır sanırım, diye düşünürken sandalyede uyuya kalmıştım. 

Evin dip odasıydı. Ve oda çıplaktı. Yerde oturmuş ve sırtımı duvara vermiştim. Çok zayıftım ve yanımda bir kafes duruyordu. Beyaz, sarı ve mavi renkli üç muhabbet kuşu kafesin içinde kendilerini demirlere vuruyorlardı. O kafes bana göz kulak olmam için emanet edildiğinden başından ayrılamıyordum ama böyle giderse kuşlar kendilerini öldürecekler gibiydi. Bir şey yapmak için ilk iş kapağı açmaya yeltendim ve o an beyaz kuş kendini dışarı atmak için hamlesini yaptı. Ben bir refleksle elimle kapağı kapatmaya çalıştığımda çok geçti. Olduğum yerde donakalmıştım. Aynı şekilde benim gibi kuşlar da aynı tepkiyi verdi. Oda bir anda göçük olmuş maden karanlığına bürünmüştü ve ben iki kuşla birlikte oradaydım. Ben kafesten sürünerek uzaklaşırken kuşlarda kafeste benden uzaklaşıp tellere yapışıyorlardı. Beyaz kuşun boynu kırılmıştı. Elimi titreyerek çektiğimde cansız bedeni kafesin ortasına düşmüştü. Hiç kan yoktu. Beyazlığını hala koruyan bir kuş ölüsüydü. Titreyerek sızmışım. Uyandığım zaman içeriden tıkırtılar geliyordu. Usulca ayağa kalktım. Bir yatalağın yıllar sonra yürümesi gibi. Kafes odanın ortasında duruyor ve diğer iki kuş çoktan kafesin dibindeki peçetenin altına beyaz kuşu gömmüş başında bekliyordu. Doğrulduğum yerden kapıya doğru yöneldim. Kapı ilk evimizin kapılarına benziyordu. Koyu kahverengi insanı boğan ve intihar etmek için tek sebep bile olabilecek kahverengi ve üstünde kahverengi buzlu cam. Camın arkasından baktım. Bir kaç karaltı odalara dağıldı. Yavaşça sarı boyaları dökülmüş ve anlamsızca bir kıvrım verilmiş kapı koluna uzandım. Koridor ve sağa sola mimarın insafına kalmış ve benim gibi mutfağında ikamet ederek en çok yemek kokusuna maruz kaldığım odadan siyah bir boya koridora doğru uzaktan izlenen karıca sürüsünün miting meydanına girişi gibi ilerlemekteydi. Çıplak ayaklarımın betondan sıyrılırken çıkardığı sesi duyacak kadar büyük bir sessizlik vardı. Adımlarımı açarak kaslarımı yılların tembelliğini aşmaya zorladım. Odaya doğru yürüdükçe hiç yanaşamadığımı farkettim. Siyah boya koridoru doldurdukça diğer odalara doğru karabasan gibi ilerliyordu. Geri dönmeye çalıştıkça dönemiyordum. Terlemeye başladım ve vücudumun ısındığını hissediyordum. Bir güç zorla bir film sahnesini izletiyordu. Bir vakit sonra artık terden boyaya karşı bir suyla savaşa girmiştim ki odadan yapboz parçaları sıvıyla birlikte koridora doğru yüzmeye başladı. Yaslandıkça dip odaya giremiyordum, öne yüklendikçe gidemiyordum. Birden dış kapının kilidi dönmeye başladı. Gözlerimi bile kapatamıyordum ve kapı açıldığında sıçradım.

İki hasta bakıcı ve bir hemşire başımda iğne yapmaya çalışıyorlardı. Önce anlamadım, sonra direnmek istedim ama hastalığımdan dolayı böyle şeylerin normal olduğunu, yüksek ateşim olduğunu ve düşürmek için bu iğneyi yaptıklarını duyunca bıraktım kendimi. Çarşaflarım yeni değişmişti. Kendimi hafiflemiş hissediyordum. Demek ki ateşim azalmıştı. Beyaz çarşafı kafama çektim. Hastalığımın geçmesi için dua ettim. 

Beyaz çarşafların içinde, beyaz ışıkların hiç sönmediği bir hastane odasında ölüyorum sandım. Yine de iyiydi gazete kağıdı yerine yüze çekilen bir bez parçası. Sevindim kendi adıma. Daha sonra çarşafın altında sadece gözlerimi hareket ettirebiliyordum. Ve ne olduysa ondan sonra oldu. İlkokulda sıraya girip hepimizin sadece üç saniye bakıp geçtiği ve şu hayatta ilk ve son kez orada gördüğüm bakteriler şu an çarşafın içindeydiler ve hareket ediyorlardı. Benim gözlerim bu kadar iyi olamazdı. O bez parçasının içinde bakterileri gördüm veya gördüğümü sandım. Okulda mikroskoptan baktığımda gördüğüm gibi, küçük canlılar birbirini iterek yaşıyorlardı. Kollarımı hareket ettirebilecek özgürlüğüm olsa çekip atacaktım o bezi. Uyumuşum…

Yağmur yağıyordu, senin boynundan bir nefes çektikten sonra yaklaşık otuz saniye tuttum nefesimi. Ciğerlerime hatırı sayılır bir derecede kokun sindi. Gözlerini bir defa daha seyredip ertesi gün görüşmek üzere ayrılmıştık. Dudağımın kenarında sigarayla şemsiyesiz ve umut dolu yürüyordum. Telefon kulübelerini arkamda bırakıp dilime yapıştırdığım şarkıyı sürekli sana ithaf ediyordum. Yurt geneline karamsar bir hava çökmüşken gülümseyerek yürümek bir meydan okumaydı. Sonra gözüm kolumdaki sim tanesine takıldı. Sol eliminin işaret parmağıyla olduğu yerden alıp uğur böceği gibi uçması için çabaladım. En son hatırladığım bu. “Uç uç sim tanesi” diye mırıldandığımdı. 

Uyandığım zaman parçaları yerine oturtmaya çalıştım. Yüzümdeki çarşaf sıyırılmıştı. Sol ayağımı kımıldatabiliyordum artık.  Aslında sadece ellerimi, ayaklarımı, parmaklarımı, gözlerimi ve burun deliklerimi kımıldatabiliyordum. Camın arkasında birileri vardı. Sanırım yanıma sokmuyorlardı. Gözlerim yarı açıktı. Onlar beni izliyorlardı. Aralarında sen var mıydın bilmiyorum. Sadece elimi tuttuğun zaman hayata dönmeyi düşünüyorum. Kolumdaki sim tanesi çarpmanın etkisiyle uçtu mu bilmiyorum veya o da mı ağır yaralandı tekerleklerin altında. Ve yanağımdaki kasları tebessüm ile harekete geçiren taksinin tamponunda bir çiçek isminin yazması… Yağmurlu bir günde… Şemsiyesiz… 

Doktoru görmek istiyorum, diye haykırdım. Ziyaretçilerimi alın içeri, diye devam ettim. Hiç kimse gelmedi. Her yer neden beyazdı? Bana önce araba çarpmıştı, kırıklarım düzelmişti işte, sonra üst solunum yollarımdan rahatsızdım. "Beni niye yatağa bağladınız ulan", diye bir kaç kere ses tellerim odanın içinde yankılandı. Sanırım kimse duymuyordu. Yağmur yağıyordu. "Beni niye bağladınız" diye artık fısıltıyla çıkarken sesim beni izleyenlerden yüzümü gizlemek için pencereye çevirdim... Bir kaç damla düştü yatağa...


 

 

Benceajans
(c) 2009 volkanipek.com Her hakkı gizlidir.
Mevsimsiz